2009 dünya turu kapsaminda 5 ve 6 Agustosta Istanbulda yapilan konserlerin basindaki yansimalari:
İstanbul'da Cohen bayramı/ ORAY EGIN-AKSAM-
- Geçenlerde bir eşcinsel mimarın verdiği doğumgününe giden bir arkadaşım 'Eğer oraya bir bomba düşseydi, Türkiye'de eşcinsel kalmazdı' dedi. Eğer geçen akşamki Leonard Cohen konserinde benzer bir felaket yaşansaydı, Türk entelektüel hayatı epey bir sekteye uğrardı...
- Adlarına daha çok entelektüel yayın organlarını takip edenlerin aşina olduğu kent simaları Cohen konserinin ön sıralarını doldurmuştu. Yazar, çevirmen aynı zamanda da müzisyen olan Bülent Somay mesela. O ki 'Şarkı Okuma Kitabı'nda 'Suzanne'le ilgili harika bir yazı yazmıştır; sahnede de sık sık bu şarkıyı tekrarlar... Açık Radyo'nun Ömer Madra'sı... Roll ve Express dergilerinden Yücel Göktürk ve Derya Bengi... Türkiye'nin efsane şairlerinden Lale Müldür - ki o da 'Suzanne' takıntılı... Meşhur dergi editörü Tuğrul Eryılmaz... Milliyet Sanat'ın başındaki Filiz Aygündüz... Metis Yayınları'nın sahibi Müge-Semih Sökmen çifti... Müzik eleştirmeni Cüneyt Cebenoyan... Halkla İlişkiler sektörünün duayenlerinden Sibel Asna... Dansçı Zeynep Tanbay ve sevgilisi Ufuk Uras... Gece hayatının meşhur işletmecilerinden Gülsün Sami...
- Türkali kardeşler de oradaydı... Vedat Türkali'nin (gerçek adıyla Hasan Pirhasan) çocukları Barış Pirhasan ve Deniz Türkali. 21 sene önce Cohen'i Carnegie Hall'da izleyen Türkali 'Şimdi çok daha iyi bir şarkıcı olmuş' diyordu konserin bitiminde, kendinden geçmiş, gözyaşları içinde... Yanında Hale Soygazi vardı...
- Merak edilen 'Davetiyeliler kim' sorusu konser günü yanıt buldu... Kimi gazetecilerin de davetli olduğuna dair rivayetler hala dolanıyor gerçi. Açıkhava'daki protokol koltukları BKM tarafından kapatılmış. Bir ara, Ebru Gündeş'in de konsere geleceğine dair dedikodu çıktı... Gelmedi...
- En önde Yılmaz Erdoğan ve eşi Belçim Bilgin vardı... Belçim Bilgin'in konser boyunca Cohen'in şarkılarına eşlik etmesi gözden kaçmadı. İşin ilginci, sanat dünyasından pek fazla kişi gelmemişti. Belli ki merak dahi etmemişler... Görebildiğim tek müzisyenler Gökhan ve Burhan Şeşen kardeşlerdi; onlar da bütün şarkılara eşlik ettiler...
- Sezen Aksu yoktu ama yakın çevresinden iki kişi konserdeydi... Çantacı Yaşar Gaga protokolde, şarkı sözü yazarı Yıldırım Türker sekizinci sıradaydı. Demek ki Sezen Aksu'nun çevresinde rütbeler böyle belirleniyor...
- Konserde beklendiği gibi bir medya simaları yoğunluğu yoktu. Pek çokları bunu konserin 'biletli' olmasına bağladı. Bedava ağırlanmaya alışmış beleşçiler konserde yoktu... Ama medya grup başkanından genel yayın yönetmenine hiç de fena bir kadro değildi biletli gazeteciler: Kenan Tekdağ, Sedat Ergin, İsmail Küçükkaya, Kanat Atkaya, Elçin Yahşi, Murat Çelikkan, Ferhat Boratav, Melis Alphan... NTV'den de hem CEO Cem Aydın hem CFO Ahmet İren konserdeydi...
- Konseri organize eden İKSV'nin Genel Müdürü Görgün Taner, konseri B Blok'tan seyircilerin arasında, biletli izledi.
- Gelenler yeter; biraz da yaşananlar... Üç saate yakın sahnede kaldı, tabii ki çok iyiydi Cohen ama şunu söylemek çok mu iddialı olur: Bariz bir şekilde İstanbul seyircisinden etkilendi; ya da beklediğinden daha iyi çıktı... Ne Amsterdam ne Berlin'de bu kadar ayakta alkışlanmıştı. Açıkhava'daki izleyici onu bağrına bastı, defalarca tezahürat yaptı.
- İkinci en çok alkış alan kuşkusuz Cohen'in 'suç ortağım' dediği vokalisti, şarkı yazarı, beyninin yarısı Sharon Robinson'dı... 'In My Secret Life'ı tek başına söyledi. Diğer vokalistler Webb kardeşler de 'If It Be Your Will'i söyledi. Cohen, vokalistleri şarkı söylerken şapkasını çıkartıp önlerinde saygıyla dinledi.
- Cohen bu sene setlist'ine aldığı 'Famous Blue Raincoat'u İstanbul'da söyledi. En çok tezahürat da bu şarkıya geldi. Seyirciler şarkılara eşlik etme konusunda cimriydi ama yine de 'First We Take Manhattan'ın tezahüratına eşlik edildi... 'Alperenler basar mı' ya da 'Mahalle baskısı' korkusu olmadan Kandil gecesi, bütün Açıkhava hep bir ağızdan 'Hallelujah' diye inledi Cohen meşhur şarkısını söylerken.
- Dinleyicilerin en büyük hayal kırıklığı 'Chelsea Hotel No 2' şarkısını Cohen'in söylememesiydi. Başka konserlerde de söylemiyor Cohen bu şarkıyı ancak 'içeriden' alınan bilgilere göre setlist'inde varmış. Bu yazı, ikinci konserden sonra okunacak ama ilk konserden sonra yazıldı. Belki dün gece söylemiştir...
74 yaşında pürüzsüz bir ses.../ YELDA EROGLU-ZAMAN-
Tam teçhizatlı konser insanları vardır hani. Bilet kuyruğunda beklemek olsun, bir kamyon dolusu panikatak hastası ile birlikte sosisli kuyruğunda beklemek olsun; bunları ürkütmek bir yana, iyicene şevke getirir. Ben kedi tıynetli bir insanım; daha düşünürken gözümde büyüyor. Otururum evimde, koyarım CD'yi son kalite müzik setime (olsa tabii), dinlerim mis gibi anlayışımdayım.
Ve fakat bazı sanatçılar, her tür bünye maruzatını delip "Beni dinlemeden ölme" diyor. Kâh hayatımızın keskin kavşaklarında kulağımızda olduklarından, kâh tüm kavşaklarda mırıltısını anımsadığımızdan. Canlı görüp o yaşanmışlıklara bir ton daha gerçeklik cilası çekmek istiyor insan. Leonard Cohen de onlardan biri. Hatta en önde geleni. Şarkısındaki gibi "Senin için bir istisna yapabilirim" dedirtiyor. Ben 30 küsur halimle "Dünya gözüyle Cohen'i göreceğim, sesini diri diri dinleyeceğim." diye coşarken 60 küsur bir arkadaşım "Keşke ben de görebilseydim." diye sızlanıyor. Ki konserde 20'likleri de görüp, kuşak zincirini tamamlamış oluyoruz ki bir ses 50 yılı aşkın bir süre nasıl bu kadar çekici kalabilir?
Tüm gerçek sanatçılar gibi Cohen de ancak zorunda kaldıkça sanatını icra edenlerden. Lisedeyken tüm dünyaca sözü dinlenen bir hatip olmak isteyen (değişik bir biçimde de olsa bu arzusunu gerçekleştirmiş sayılmaz mı?), ilk gençliğinde şiir yazan bu adam; şiirin para kazandırmadığını acı acı fark ettiğinde ancak, müziğe yönelir. İstanbul'a uğradığı bu turne de bir mecburiyet onun için. Mali kaygılar sıkıştırmasa, dün gece bir Budist tapınağında ibadet ediyor olacaktı bize şarkı söylemek yerine. Tüm bunların bilinciyle, sahneye çıkar çıkmaz şak diye şarkıya başlaması, "Bitirsek de gitsek" aceleciliği gibi geliyor bana ilkin. Bis yapmaktaki cömertliğini görünce vazgeçiyorum bu fikirden. Eski Türk filmlerindeki gibi neş'e kaplıyor içimi (Kaygılarım boşaymış/ Meğer o da beni seviyormuş).
Bilirkişi vasfım yok ama bir sanatçıda öyle mi sahne performansı olur! Yüzlerce kez dinleye dinleye artık hafiften sıkıntı vermeye başlaması gereken Dance Me to the End of Love'ı söylerken, tıpkı şarkıda anlattığı, bir zeytin dalı gibi bizi kaldırıp eve götüren güvercinimiz oldu. Üzerine 74 yaşındaki bu adamın üç saate yakın bir süre durup dinlenmeden, pürüzlenmeden şarkı söyleyebilmesindeki olağanüstülüğünü ekleyin. Her şarkı bitiminde başından çıkarıp göğsüne götürerek teşekkürlerini sunduğu şapkası, bir düğmesini bile gevşetmediği ceketi, sıskacık vücuduna oturan pantolonuyla bu ufacık yaşlı adam; o daracık omuzlarına yükleniverdi Harbiye Açık Hava'yı dolduran kalabalığı. Aralardaki yaptığı ufak tefek konuşmalarla kesinkes ikna oldum. Bu adam müziğin Marlon Brando'suydu (ödünç aldım bu lafı). Nasıl Brando'yu izlememiz için rol yapmasına gerek yoksa; Cohen'i dinlememiz için de şarkı söylemesine gerek yok. Normal konuşurken kayda alıp bassınlar biz yine alıp dinleriz.
Konserdeki üç vokallerden de bahsetmeden duramayacağım. Maskülen elbiseleri, 80'leri anımsatan bir ayak öne arkaya minör hareketleriyle şahane bir klişelikleri vardı. Bu tastamam klişenin göbeğinde, bir şarkının ortasında birden zıplayıp geriye doğru parende attıklarında nasıl şoklandığımızı varın siz düşünün.
Cohen bütün klasiklerini söyledi diyeceğim, eksik olacak. Diğerlerini söylese onlara da klasik muamelesi yapmakta tereddüt etmezdik. Melodileri kulak kıvrımlarımıza öyle cuk oturuyor ki sanki doğar doğmaz biri kulağımıza bunları üflemiş gibi. Bu aşinalık içinde en derinlerimize nüfuz ediyor hırçın bir protestodan hınzır bir sır ifşaatçılığına, oradan da kederli bir anlamaya uzanan sözler.
Bütün bir konserin özeti; ben Everybody Knows'ın "Herkes biliyor zarların hileli olduğunu/ Yine de herkes şans dileyip atmaya devam ediyor" sözlerini sahibinin sesinden canlı canlı dinledim ya. Hayatımın önemli olayları dosyasına itinayla yerleştiriyorum bunu. Herkesin de benim kadar şanslı olmasını temenni ediyorum.
TEN NEW SONGS / Gökalp Baykal
Baştan söyleyeyim: Bir süredir „ Ten New Songs“ albümünü sürekli dinliyorum ve dinlemeye doyamıyorum. Piyasaya verilmeden önce tarafıma ulaşmış olan o CD kopyasını hep yanımda taşıyorum. Müellifini gençliğimden beri çok seviyorum, onun sayesinde günün birinde müzisyen olabileceğime dair inanç sahibi olmuştum ve sayesinde bu inançi hala taşıyorum. Hayranı olmadığım halde yıllardır araştırdığım Bob Dylan ve gerçekten hayranı olduğumu her saniye itiraf edebileceğim birkaç kişiden biri olan Neil Young, hatta Paul Simon dahil herkesi kritik edebilirim (ki bunu çok yapmışımdır), ama Leonard Cohen için, bir zamanlar 80 `lerin sonunda „Tower of Song“ gibi bir blues klasiğini yazmış olan Cohen için yıllardır çoktan sözün bittiği yerdeyim.
Onu „Suzanne“ ile sevdik, çok sevdik primitif gitar arpejlerini; biraz „partisan“ ile tanıdık; „joan of Arc“ onun şarkısıydı; „The Guest“ ile önünde saygıyla eğildik; „I`m Your Man“ gibi taverna orguyla çaldığı bir başyapıtla (ve albümle) ulaşılmazların katına koyduk onu. Müzik camiasinin haysiyetli müzisyenleri onun için iki adet „ustaya saygi“ albümü yaptı, ki akıllara zarardı her biri. Evet o hep gönüllerin peygamberiydi kendisine cuk diye oturan lakabıyla ve o kata çıkan merdivenin tırabzanına elimizi bile sürmek hiç haddimiz olmadı. Olamadı...
Yanlış anlaşıldı yıllarca karamsar diye, ki pek umurundaydı yanı ve bu yanlış anlaşılmanın girdabında kırgın gönüllere gülümsemeler dolu konfetiler attı hep o erişilmez katından; onunla içimiz coşku doldu. Ağladık, yaralarımızı sardık, yaralarımızı kanattık, bir sigara yaktık karanlığın içinde ve sonra alev aldık ve dayanılmaz sızılar içinde yanıp kül olduk itilip kakılmiş anlarda. Ve sonra tekrar dirildik tek hareketiyle. „The Future“ adlı şarkıyı o yazdı. “The Favorite Game” ve tabii “The Beautiful Losers” (Görkemli kaybedenler) gibi kült kitapları da…
Sonra aradan yıllar geçti. Bekledik, bekledik, neredeyse on yıl bekledik yeni şarkılar yazsın diye. Bir sabah “Ten New Songs”la uyandım, tam on tane yeni şarkıyla… Sonra perdelerin arasından bir ışın girdi içeri ve ışığı izledi. Tel çerçeveden bedenimin yüzeylerle kaplanıp renklendiğini hissettim. Silkinip ayağa kalktım. Aslında başımı yastığa daha yeni koymuştum. Bu arada gün, doğumunu yapmak üzereydi. Bir ara doğurdu da, işin kitabini yazmışlığın umursamazlığıyla, en ufak bir çığlık atmadan ve çarşaflara tek bir damla kan damlatmadan.
Ne zamandır uzun bir sabah yaşıyorum, gün doğup batıyor, arada bir işe gidip geliyorum, çalıntı anlarda kendi şarkılarımı çalıyorum (gerçekten kendimin mi acaba) , günün o asla tanımlanamaz “cool” anlarında o yepyeni on şarlıyı hep dinliyorum ve bir daha dinliyorum. Gün doğup batıyor, on bin yeni şarkıyla uyanıp on bin yeni şarkıyla yatıyorum bir türlü gelemeyen uykularım için ağıtlar yakarak. Üzerimdeki külleri silkiyorum, soğumaya başlayan korlar grileştiğinde, gelecek yangına kadar süre tanyorum kendime. Diğer yanıma dönüyorum ve çalar saatin her zaman zamansız gibi gelen feryat figanını bekleyen kulaklarının ardına toplanmış saçlarını dikkatle, uykunu kaçırmamaya çalışarak okşuyorum hafifçe. Rüyana kötülük etmekten korkuyorum...
Bir süredir on adet yeni şarki dinliyorum. Modern mi ? Evet ! Demode mi ? Evet, evet, ne güzel ! Sözler fazla mı uzun ? Evet, tabii ki, ama “fazla” değil ! Müzik biraz tekdüze mi ? Evet, Madonna da öyle değil mi ya da sevgili Cure ya da canım Nick Cave ya da her kimse o ! ?rkıcı çok fazla sakın galiba ? Evet, ama Cohen bir şarkıcı değil, öncelikle bir “ozan” ! Çok kişisel aslında… Doğru, her zaman olduğu gibi bu kez de bitkilerin gizli yaşamından söz etmiyor, “In My Secret Life” nereden bakarsan ! Yeterince sevdik mi ? “You have Loved Enough” ! Yeterince öpüştük mü ? Abartmayalım ama „A thousand Kisses Deep“...
Şimdi ben bu albümü alirsam ne kazanacağım ? Bir dene, belki de bir şey kaybetmezsin ! Ama, çok fazla aşktan söz ediyor değil mi ? Evet, “Love Itself” aşkın ta kendisi ! Zaten aşk ta aşkın ta kendisi değil midir ? Öyledir herhalde, ne bileyim. Peki, olay nerde geçiyor ? Boogie Street`de, bilmiyor musun ? Zaman zaman şarkılarında „disco“ ve „pop“ temaları kullanmıyor mu ? Istersen başka bir şey dinle ve konu başka yerlere gidiyor; unut gitsin, ben de kimseye bir şey söylemem !
Albümün kapağında Cohen`le başbaşa vermiş gizemli bir kadının fotoğrafı var; adı Sharon Robinson. Onu azıcık da olsa tanımlamak için biraz eskilere gidiyorum. Cohen, gönülsüz „best seller“ albümü „I`m Your Man“in tartışmasız en muhteşem şarkısı „Everybody Knows“u onunla birlikte yazmıştı. „The Future“un adeta ana teması gibi olan „Waiting For The Miracle“ı yine birlikte yazmışlardı. Hatırlayın bir bakalim… 1984 yılından bu yana tüm Cohen albümlerinin kaydını ve indirgemesini o yapmıştı. Son iki konser albümü onon yapımıydı. Bu kez Bayan Robinson, on yeni şarkının tümünde şarkı yazarı olarak Cohen`le birlikte elini taşın altına koymuş durumda. Hepsi bu mu ? Bayan Robinson, albümün yapımcısı, düzenlemelerde „tek adam“, vokallerde ikinci, tüm çalgıları çalmıs ve bilgisayar altyapılarını hazırlamış, indirgemede işin başında durmuş ve „gönüller fatihi“nin yanında hiç kimsenin olamadığı kadar mağrur biçimde yer almış. Bu derece çılgınlığı Phil Spector bile yapamamıştı bir zamanlar “Death of the Ladies Man” albümünde. Bayan Robinson, daha once şarkılarını kimlere vermemişti ki: Diana Ross, Aaron Neville, Randy Crawford, Brenda Russell, Ute Lemper bazıları. Sonuçta Cohen ve Robinson, müzik tarihinde az rastlanır bir işbirliği gerçekleştirerek, beklenmedik bir başyapıtın altina imzalarını atmışlar ve kameranın karşısına geçip poz vermişler. Doğrusu çok güzeller…Çok, çok,çok güzeller…Çok tatlılar…Çok başarılılar…
Bu on yeni şarkıyı dinleyin ve müzik endrüstrisinin kendi kuyusunu kazma konusunda hız rekorları denediği bir ortamda, bir an durup düşünün dostlar, bu ne yüksekten uçuştur ?
Gökalp Baykal
Teşekkürler Gökalp Baykal ! / Kadir
|
|